Dr. Savaş Zafer ŞAHİN[1] "2863 Sayılı Kültür Ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununda Koruma Amaçlı İmar Planları Yapım Sürecine İlişkin Çelişkiler Ve Yerel Yönetimlerin Durumu"na ilişkin saptamaları açıklamaktadır.

Tarih boyunca dünya medeniyetlerin geçiş, uğrak ve yerleşme alanı olarak ülkemiz, insanlığın ortak kültürel ve doğal mirası düşünüldüğünde çok özel bir konumdadır. Jeolojik, botanik ve zoolojik açıdan doğal zenginlikleri bir yana; arkeolojik, sanat tarihi ve mimarlık açılarından var olan değerlere her gün yenileri eklenmektedir. Buna rağmen ülkemizdeki kültürel ve doğal mirasın büyük bir kısmının hala tespit ve tescil edilemediği, gün ışığına çıkarılamadığı bilinmektedir. Tespit edilen kültürel ve doğal mirasın ise korunarak gelecek kuşaklara aktarılabilmesi için zorunlu olan çağdaş planlama, programlama, projelendirme ve uygulama çalışmalarının yeteri kadar ve nitelikte gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği gazete sayfalarından akademik ortama kadar tartışma konusu olmaktadır.
Ülkemizdeki taşınmaz kültürel ve doğal mirasın korunmasındaki en temel kavramları “kültür varlığı”, “tabiat varlığı” ve “sit alanı”dır. Bu kavramlar konuya ilişkin uluslararası anlaşma ve belgelerle yurt dışı örneklerinden esintileri içerseler de yaklaşık yüz elli yılı aşkın koruma deneyimimizden süzülerek gelen bazı özgünlükleri de taşımaktadırlar. Koruma mevzuatında bu kavramlar açıkça tanımlanmıştır[2]. 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununa göre kültür varlığı “tarih öncesi ve tarihi devirlere ait bilim, kültür, din ve güzel sanatlarla ilgili bulunan veya tarih öncesi ya da tarihi devirlerde sosyal yaşama konu olmuş bilimsel ve kültürel açıdan özgün değer taşıyan yer üstünde, yeraltında veya su altındaki bütün taşınır ve taşınmaz varlıklardır”. Yine aynı Kanuna göre tabiat varlıkları “jeolojik devirlerle, tarih öncesi ve tarihi devirlere ait olup ender bulunmaları veya özellikleri ve güzellikleri bakımından korunması gerekli, yer üstünde, yeraltında veya su altında bulunan değerlerdir”. Söz konusu Kanunda sit kavramı ise “tarih öncesinden günümüze kadar gelen çeşitli medeniyetlerin ürünü olup, yaşadıkları devirlerin sosyal, ekonomik, mimari ve benzeri özelliklerini yansıtan kent ve kent kalıntıları, kültür varlıklarının yoğun olarak bulunduğu sosyal yaşama konu olmuş veya önemli tarihi hadiselerin cereyan ettiği yerler ve tespiti yapılmış tabiat özellikleri ile korunması gerekli alanlar” olarak tanımlanmıştır. Görüldüğü üzere kültür ve tabiat varlıkları Kanunda açıkça tanımlanmış olsalar da bu alanların korunmasına ilişkin olan sit alanı kavramı daha çok kültür varlıklarına atıfla tanımlanmıştır. Bu çelişki koruma alanındaki en temel sorunsallardan birisini yansıtmakta olup daha sonra da görüleceği üzere yerel yönetimlerin korumaya ilişkin planlama çalışmalarında da esaslı sorun alanlarından birisini teşkil etmektedir. Bu sorun alanı aslında sadece kültür ve tabiat varlıklarının farkı ile sınırlı olmayıp korunacak alanların çeşitliliği ve zenginliği düşünüldüğünde çok daha kapsamlı bir sorunlar demetini ifade etmektedir. Çünkü kültür varlıkları ve tabiat varlıkları tanımlarından da anlaşılacağı üzere tarihi dönem, nitelik, idari yetki, mülkiyet yapısı, genel dağılım gibi birçok açıdan çok farklı şekillerde sınıflandırılabilmektedir. Bu sınıflandırma da korumada planlama ve uygulama stratejilerinin farklılaşmasına sebep olmaktadır[3].
Ülkemizdeki sit alanlarının genel dağılımına bakıldığında bu değerlendirmenin doğruluğu ortaya çıkmaktadır (bkz. Tablo 1). 2008 yılı sonu itibariyle arkeolojik ve doğal sit niteliğindeki sitlerin çoğunlukta olduğu, diğer sit türlerinin ise azınlıkta kaldığı görülmektedir. Sit alanlarının sayısı her geçen gün artmakta, bu artış ise çoğunlukla inşai faaliyet sürecinde yapılan sondaj kazılarında ortaya çıkan arkeolojik buluntular sebebiyle tescil edilen arkeolojik sitler sebebiyle gerçekleşmektedir. Sit alanlarının dağılımındaki bu yapısal durum koruma faaliyetlerinin dinamiklerini de doğrudan belirlemektedir. Sit alanlarının neredeyse %90’ını oluşturan akreolojik ve doğal sit alanları büyük oranda kentsel alanların ve belediye sınırlarının dışında yer almaktadır. Bu sebeple genel olarak yapılaşma süreçlerinin de çoğunlukla dışında kalan bu alanlardaki sorunlar kentsel alanlardaki kadar ilgi görmemekte, sorunların çözümü için harcanan çabanın da kentsel alanlara oranla daha düşük olduğu gözlenmektedir. Bu süreçleri daha iyi anlayabilmek için öncelikle koruma amaçlı imar planlama sürecini gözden geçirmek gereklidir.
|
Sit Alanı Türü |
Sit Alanı Sayısı |
% |
|
Arkeolojik |
7766 |
79,88 |
|
Doğal |
1166 |
11,99 |
|
Kentsel |
220 |
2,26 |
|
Tarihi |
142 |
1,46 |
|
Karma (üst üste) |
393 |
4,04 |
|
Kentsel Arkeolojik |
35 |
0,36 |
|
Toplam |
9722 |
100 |
Tablo 1. Ülkemizdeki Sit Alanlarının Türlerine Göre Dağılımı[4] (2008 Yılı Sonu İtibariyla)
Ülkemizdeki planlama deneyiminin özgül koşulların sit alanlarının korunmasında da imar planlama sürecinden daha farklı bir planlama sürecinin tanımlanmasına sebep olmuştur. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana uygulanagelen imar planlarının temel altyapısına oturmakla birlikte geçen yıllar içerisinde koruma deneyiminden yola çıkılarak imar planı sürecini içeren ve kapsayan, ancak imar planlarından daha kesin korumacı bir yaklaşıma sahip olan koruma amaçlı imar planları bu yeni planlama sürecinin temel aracı haline gelmiştir. Ancak, var olan imar planlama süreci ile koruma amaçlı imar planları arasındaki fark başta akademik alan olmak üzere özellikle de uygulamada tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Kimi kentlerimizde terihi kent merkezlerinde uzun yıllar önce yapılan imar planlarının yetkili koruma bölge kurulları tarafından uygun bulunması ve uygulamaların bu planlara göre yapılmaya devam etmesi ise durumu iyice içinden çıkılmaz hale getirmektedir. Bu gibi durumlar koruma amaçlı imar planlarının daha ziyade “imar planı” niteliği öne çıkan planlar olduğu zannını yaratmaktadır. Bu tür bir zanna göre ise koruma amaçlı imar planlarının temel hedefi “yapılaşmayı” yönlendirmek, yapılaşma koşullarını ve kullanım kadarlarını belirlemektir. Bu tür bir yaklaşımın yıllar içerisinde kentlerimizin merkezindeki dönüşüm ve yenileme baskıları sonucu oluştuğu söylenebilir. Özellikle tarihi kent merkezlerindeki dönüşüm ihtiyacı koruma amaçlı imar planlarının daha çok kent merkezlerindeki kentsel sit alanları için hazırlanması sonucunu doğurmuş, bu planlarda da eski ve yeni yapıların yapılaşma süreçlerinin tanımlanması öne çıkmıştır.
Oysaki 2863 Sayılı Koruma Amaçlı İmar Kanununda tanımlanmakta olan Koruma Amaçlı İmar Planı çok daha farklı bir çerçeveye dikkat çekmektedir:
"Koruma amaçlı imar plânı"; bu Kanun uyarınca belirlenen sit alanlarında, alanın etkileşim-geçiş sahasını da göz önünde bulundurarak, kültür ve tabiat varlıklarının sürdürülebilirlik ilkesi doğrultusunda korunması amacıyla arkeolojik, tarihi, doğal, mimarî, demografik, kültürel, sosyo-ekonomik, mülkiyet ve yapılaşma verilerini içeren alan araştırmasına dayalı olarak; hali hazır haritalar üzerine, koruma alanı içinde yaşayan hane halkları ve faaliyet gösteren iş yerlerinin sosyal ve ekonomik yapılarını iyileştiren, istihdam ve katma değer yaratan stratejileri, koruma esasları ve kullanma şartları ile yapılaşma sınırlamalarını, sağlıklaştırma, yenileme alan ve projelerini, uygulama etap ve programlarını, açık alan sistemini, yaya dolaşımı ve taşıt ulaşımını, alt yapı tesislerinin tasarım esasları, yoğunluklar ve parsel tasarımlarını, yerel sahiplilik, uygulamanın finansmanı ilkeleri uyarınca katılımcı alan yönetimi modellerini de içerecek şekilde hazırlanan, hedefler, araçlar, stratejiler ile plânlama kararları, tutumları, plân notları ve açıklama raporu ile bir bütün olan nazım ve uygulama imar plânlarının gerektirdiği ölçekteki plânlardır.”[5]
Kanunda tanımlanmış olan koruma amaçlı imar planları, salt imar planı olma niteliği yanı sıra “etkileşim geçiş sahası” olarak ifade edilen sit alanının çevresini de dikkate alan, alandaki tüm değer ve süreçleri dikkate alan ayrıntılı analizlere dayanan, çok farklı konulardaki politika, strateji ve planlama kararlarını içeren birer süreç belgesi olarak ortaya çıkmaktadır[6]. Bu tanım itibariyle koruma amaçlı imar planlarınının salt yapılaşmaya ilişkin belgeler olmadığı, kentsel sit alanları dışında yapılaşmanın hiç ya da çok az öngörüldüğü sit türlerinde de koruma amaçlı imar planlarının yapılması gerektiği anlaşılabilir.
Kanundaki sit alanı tanımına ilişkin sorunla, koruma amaçlı imar planlarının yapılaşma temelli planlar olduğuna ilişkin zan bir arada değerlendirildiğinde korumada yerel yönetimlere ilişkin en temel sorun alanı görülebilmektedir. Koruma planlaması zahmetli, uzun ve pahalı bir iştir. Buna karşın on binin üzerinde sit alanı bulunan ülkemizde koruma amaçlı imar planlarını yapmakla yükümlü olan yerel yönetimlerin büyük bir kısmını yeterli mali ve teknik olanaklara sahip olmayan küçük ve orta büyüklükte belediyeler oluşturmaktadır. Bu durumda yerel yönetimler öncelikli olarak yerleşik alanların planlama çalışmalarına öncelik vermektedir. Yerleşik alanlarda bulunan sit alanlarının büyük bir çoğunluğunu da kentsel sit alanları oluşturmakta, kentsel sit alanlarında gerçekleştirilen koruma amaçlı imar planları da ağırlıklı olarak yapılaşma koşullarını belirleyen belgeler olarak üretilmektedir. Arkeolojik ya da doğal sit alanlarına ilişkin koruma amaçlı imar planlama çalışmaları ise çoğunlukla yapılaşma kararları içermediklerinden göz ardı edilmektedir. Kimi zaman bu tür alanlar daha farklı ve karmaşık iskan sorunlarıyla da bir araya gelerek çözümü neredeyse imkansız durumlar ortaya çıkmaktadır.
Son yıllarda yapılan mevzuat değişiklikleriyle bu amaca yönelik olarak yerel yönetimlere ayni ve nakdi yardımlarda bulunulması yönünde önemli olanaklar yaratılmışsa da bu olanaklar da sorunun büyüklüğü karşısında yetersiz kalmaktadır. Örneğin 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 12. maddesi uyarınca her ilde toplanan emlak vergilerinin %10’unun belli bir hesapta toplanması ve proje temelli olarak il özel idareleri ve belediyeler tarafından koruma çalışmalarında kullanılması hükme bağlanmıştır. Ancak, 2008 yılı sonu itibariyle büyük kentler dışında bu şekilde toplanan kaynakların çok önemli büyüklüklere ulaşamadığı, toplanan kaynağın ise restorasyon çalışmaları gibi daha görünür sonuçlar elde etmek için kullanıldığı görülmektedir[7]. Sonuçta, koruma amaçlı imar planlarının tanımlanmasına ilişkin hususlar, yerel yönetimlerin yapısal koşulları ve yetersizlikleri koruma amaçlı imar planlarının düşük oranda ve çoğunlukla kentsel sit alanları için yapılması sonucunu doğurmaktadır.
Bu temel sorun alanının yansımalarıyla mevzuatta tanımlanan koruma amaçlı imar planlama sürecinin neredeyse tüm aşamalarında karşılaşılabilir. 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 17. maddesi bu sürecin hukuki ve teknik boyutlarına ilişkin önemli ip uçları sağlamaktadır. Koruma amaçlı imar planlarının yapılmasının temel gerekçesi bu maddeye göre bir alanın sit alanı olarak ilanıdır. Sit ilanı alandaki tüm diğer plan uygulamalarını durdurur[8]. Ayrıca alana ilişkin 1/25 000 ölçekli plan[9] kararları ve ilgili plan notları da alanın sit statüsü dikkate alınarak gözden geçirilir ve güncellenir. Bu durum ilgili maddede şu şekilde ifade edilmiştir: “Bir alanın koruma bölge kurulunca sit olarak ilanı, bu alanda her ölçekteki plân uygulamasını durdurur. Sit alanının etkileşim çevresine ilişkin varsa 1/25.000 ölçekli plân kararları ve notları alanın sit statüsü dikkate alınarak yeniden gözden geçirilerek ilgili idarelerce onaylanır.” Bu durumda sit alanlarını tespit ve tescil yetkisine sahip olan yetkili koruma bölge kurulları tarafından herhangi bir alanın sit alanı olarak belirlemesinin ardından ilgili yerel yönetimler söz konusu alandaki tüm plan uygulamalarını ve yapılaşmayı durdurur[10]. Alana ilişkin üst ölçekli planların üzerine sit alanları işlenir, plan kararları sit alanları göz önünde bulundurularak güncellenir. Güncellenen üst ölçekli planlar yetkili koruma bölge kurulunun uygun görüşünün ardından planı onaylamaya yetkili kurumlar tarafından onaylanır. Böylelikle sit alanının etrafıyla birlikte fiziksel gelişme ve yapılaşma kararlarında dikkate alınmış olur. Bu hüküm doğrultusunda hukuki olarak mevzuatımızın sit alanlarının planlama sürecinin öncelikli olarak ele aldığı ve fiziksel planlamaya ilişkin diğer düzenlemelerin sit alanları dikkate alınarak yapılması gerektiğine hükmettiği söylenebilir.
Sit alanı ilan edilen alanlarda plan uygulamalarının ve yapılaşmanın, koruma amaçlı imar planı yapılana kadar alanda bulunan değerlerin geri dönüşü olmayan biçimde görmesinin engellenmesi amacıyla durdurulması öngörülmektedir. Ancak, bu durdurma koruma amaçlı imar planları yapılıncaya kadar belirsizliğin hakim olması anlamına gelmemektedir. 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununa göre koruma amaçlı imar planları yapılıncaya kadar uygulamalara yön verecek olan “geçiş dönemi koruma esasları ve kullanma şartları” belirlenir. İfadeden de anlaşılacağı üzere bu esaslar temelinde imar planları yerine yapılaşmayı yönlendirecek esaslar değil, genel olarak sit alanının ve sit alanında bulunan yapıların koruma amaçlı imar planı yürürlüğe girene kadar varlıklarını sürdürebilmeleri için belirlenmiş ilke ve esasları içermektedir. Bazı uygulamalarda bu kurallar bütününün koruma amaçlı imar planlarına bir alternatif oluşturulduğu görülse de bunun yanlış bir uygulama olduğu, geçiş dönemi koruma esasları ve yapılaşma şartlarının koruma mevzuatının bütünü dikkate alınarak uygulanan bir koruma stratejisi olduğu belirtilmelidir. Bu stratejinin ayrıntıları 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu uyarınca kurulan Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Yüksek Kurulunun aldığı ilke kararları ile belirlenmektedir.
Kanun, koruma amaçlı imar planlarının yapımını da belirsiz bir sürece bırakmamış, belirli yaptırımlara bağlamıştır. Geçiş dönemi koruma esasları ve kullanma şartlarının uygulanması için iki yıllık bir süre belirlenmiş, koruma amaçlı imar planlarının bu süre içerisinde yapılmaması durumunda bu uygulamaların da durdurulacağı hükme bağlanmıştır. Buradan da anlaşılabileceği gibi, geçiş dönem koruma esasları ve kullanma şartları geçiçi bir araçtır ve uzun dönemde yerini koruma amaçlı imar planlarına bırakması öngörülmektedir. Zorunlu hallerde bu iki yıllık sürenin yetkili koruma bölge kurulları tarafından bir yıldaha uzatılabilmesi olanağı da tanınmıştır.
Ancak, bu tür bir yaptırımın ne düzeyde etkili olduğu tartışma konusudur[11]. Bu tür bir yaptırımın yapılaşma ve dönüşüm baskısının baskın olduğu kent merkezlerinde, turizm bölgelerinde ve kentsel sit alanlarında etkili olabileceği düşünülse de, bu tür baskıların bulunmadığı ya da çok az olduğu belediye sınırları dışındaki doğal ve arkeolojik sit alanlarında etkili olmayacağı açıktır. Koruma amaçlı imar planlarının, kaçak yapılaşmaya yol açmadan ve sit alanlarına zarar verilmesinin önünün alarak yapılmasını sağlayacak yaptırımların çok daha farklı mali, teknik ve hukuki boyutlarının olması gerekmektedir. Bunun yanı sıra koruma amaçlı imar planlarını yapmakla yükümlü bulunan yerel yönetimlerin yasal yaptırımlarla yönlendirilmelerinin yanı sıra bu anlamda desteklenmeleri ve bilinçlendirilmeleri de önemlidir.
Koruma amaçlı imar planlarının hazırlanmasında ise en önemli unsurun katılımcı süreç olduğu görülmektedir[12]. 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununda koruma amaçlı imar planlarının yapım sürecine ilişkin olarak sadece katılım boyutunun ayrıntılarına yer verilmiş olaması katılıma verilen önemin bir göstergesi olarak ele alınabilir. Mevcut düzenlemeye göre koruma amaçlı imar planlarını yapmakla yükümlü idareler plan yapılacak alandaki ilgili meslek odaları, sivil toplum kuruluşları ve plandan etkilenen hemşehrilerin katılımıyla toplantılar düzenlemek ve bu yollar koruma amaçlı imar planlarını yapmak zorundadır. Katılım sürecinin örgütlenmesine ilişkin böylesi bir düzenleme yapılması gerçekten de olumludur. Katılımın nasıl olacağına ve koruma amaçlı imar planlarının nasıl hazırlanacağına ilişkin ilke ve esaslar ise ilgili yönetmelikle ayrıntılandırılmıştır. Ancak, yukarıda belirtildiği üzere yine sit alanlarının tanımına ilişkin temel çelişkilerin burada da su yüzüne çıktığı söylenebilir. Sivil toplum bilincinin geliştiği, hemşehri kültürünün olgunlaştığı kentsel sit alanlarında yerel yönetimlerin katılımcı süreçlere ilişkin teknik deneyim ve donanımının yetersiz olmasına karşın katılımcı süreçlerin verimli sonuçlar ürettiği görülmektedir. Çoğunlukla kırsal alanlarda yer alan arkeolojik ve doğal sit alanlarında ise benzer bir durumdan bahsetmek mümkün görünmemektedir. Zaten bu alanlarda koruma amaçlı imar planları nadiren hazırlandığından bu süreçlere ilişkin bir kamuoyun baskısının da oluştuğu görülmemektedir.
Koruma amaçlarının hazırlanma sürecine ilişkin olarka mevcut yasal düzenlemelerin getirdiği önemli diğer değişikliklerden birisi de koruma amaçlı imar planlarının müellifliğine ve planlama ekibine ilişkindir. Yapılan düzenleme ile koruma amaçlı imar planlarının müellifi gerekli yeterliliğe sahip şehir plancıları tarafından yerine getirilen planlama ekipleri tarafından hazırlanması hükme bağlanmıştır. Planlanan sit alanının niteliğine göre planlama ekibinde mimar, restoratör mimar, sanat tarihçisi, arkeolog, sosyolog, mühendis, peyzaj mimarı gibi meslek gruplarının mensuplarının bulunması öngörülmüştür. Yine bu düzenleme ile ülkemizde planlama sürecinde ilk defa ekip çalışması yasal bir zorunluluk haline getirilmiştir. Sit alanlarındaki değerlerin bütünsel olarak analiz edilip doğru plan kararlarının verilebilmesi için çok disiplinli çalışmaların yapılması gerekliliği akademik alanda uzun yıllardır ifade edilmesine rağmen ilk defa bu düzenleme ile mevzuata girmiştir. Koruma amaçlı imar planları için çok disiplinli olarak yapılacak çalışmaların müellifliğini de şehir plancılarının üstlenmesi öngörülmüştür. Buradaki “müelliflik” tahakküm edici bir karar vericilikten ziyade eşgüdüm sağlayıcı bir kolaylaştırıcılığa işaret etmektedir.
Yetkili idareler[13] tarafından Müellifi şehir plancısı olan uzman ekiplere hazırlatılan koruma amaçlı imar planları uygun görüş alınmak üzere yetkili koruma bölge kurullarına gönderilirler. Koruma bölge kurulları tarafından incelenerek uygun görülen koruma amaçlı imar planları daha sonra tekrar onaylanmak üzere planları hazırlayan idareye geri gönderirler. Burada dikkat çekilmesi gereken önemli hususlardan birisi koruma bölge kurullarının koruma amaçlı imar planlarına ilişkin yetkileridir. Yaygın kanının aksine koruma bölge kurulları koruma amaçlı imar planlarını onaylama yetkisine sahip değildir. Koruma amaçlı imar planlarının asli ve nihai onay makamı koruma amaçlı imar planlarını onama yetkisine sahip olan yetkili idarelerdir. Koruma bölge kurullarının yetkisi, koruma amaçlı imar planlarının incelenmesine ilişkin bir uygun görüş verme şeklindedir. Ancak bu uygun görüş vermenin ağırlaştırılmış bir görüş verme olduğu ve bu uygun görüş verilmeksizin koruma amaçlı imar planlarının yürürlüğe giremediği düşünüldüğünde hukuki olarak bu uygun görüşün “zımnen” bir ara onay niteliğinde olduğunu söylemek gerekir.
Koruma bölge kurulları tarafından uygun bulunan planları yetkili idareler en geç iki ay içerisinde görüşerek karara bağlar. Eğer yetkili idareler plan üzerinde değişiklik talep ederse bu kararında istediği değişiklikleri belirleyerek koruma amaçlı imar planlarını yetkili koruma bölge kuruluna geri gönderir. Yetkili koruma bölge kurulları istenen değişiklikleri inceler ve kurul tarafından uygun bulunan haliyle koruma amaçlı imar planlarını onaylanmak üzere yetkili idareye geri gönderir. Yetkili idareler tarafından altmış gün içerisinde onaylanmayan planlar kesinleşerek yürürlüğe girer. Koruma bölge kurulları tarafından düzeltilerek yetkili idarelere onaylanmak üzere gönderilen planlara idarelerin itirazı olması durumunda bu itirazlar ise koruma yüksek kuruluna iletilir. Görüldüğü üzere yetkili idarelerin hazırladıkları koruma amaçlı imar planlarının inceleme ve onay sürecinde belirgin bir denetim mekanizması bulunmaktadır. Koruma amaçlı imar planlarına son halinin verilmesinde koruma bölge kurullarının çok belirgin bir ağırlığı bulunmaktadır.
Ancak, koruma amaçlı imar planlarının yapım ve onaylanma sürecinde de 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunundaki temel bazı çelişkilerin etkilerini görmek mümkündür. Görüldüğü üzere, koruma amaçlı imar planlarının belli bir standardı yakalayabilmesi amacıyla koruma bölge kurulları ile yetkili idareler arasında karmaşık bir bürokratik süreç tanımlanmaktadır. Bu karmaşıklık yetkili idareler olan yerel yönetim birimleri dikkate alındığında önemli bir kapasite sorununu da beraberinde getirmektedir. Ağırlıklı olarak arkeolojik ve doğal sit alanlarının bulunduğu kırsal alanlardaki belde belediyeleri için bu denli karmaşık planlama ve onama süreçlerinin sit alanlarının planlanarak korunması önünde en azından psikolojik bir engel oluşturduğu söylenebilir.
Koruma amaçlı imar planlarının yapım ve onama süreçlerinin derinlemesine bir analizi bir çok başka ayrıntının, hukuki, teknik, sosyolojik, ekonomik ve kültürel sürecin de değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Ancak, sonuçta bu tür bir planlama sürecinin pratikteki başarısı, bu sürecin tanımlandığı temel yasal metinlerin ana yaklaşımları ile doğrudan ilişkilidir. Bu sebeple 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunundaki temel anlayışın kavranması uygulamadaki bir çok sorunun anlaşılmasında anahtar katkıda bulunabilir.
2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu bu gözle incelendiğinde, sit alanlarındaki koruma amaçlı imar planlama sürecinin neredeyse her aşamasında temel bir çelişki göze çarpmaktadır. Koruma amaçlı imar planları süreci daha ziyade kentsel sit alanları düşünülerek tasarlanmış, sit alanlarının neredeyse %90’ını oluşturan arkeolojik ve doğal sit alanlarına ilişkin koruma amaçlı imar planlama süreci göz ardı edilmiştir. Bu tür sit alanlarının çoğunlukla kırsal alanlarda ve teknik kapasitesi düşük yerel yönetimlerin yetki alanında kaldığı düşünüldüğünde ülkemizdeki sit alanlarında koruma amaçlı imar planlarının istenen orandan yapılamaması sorunu ortaya çıkmaktadır. Planlama sürecindeki aksaklıklar ise bu alanlardaki değerlerin gelecek kuşaklara aktarılmasında ciddi engellere dönüşmektedir.
Bu sebeple ülkemizdeki sit alanlarındaki değerlerin hakkıyla ele alınabilmesi için 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun ülkemizdeki sit alanlarının nitelikleri, türleri, coğrafi dağılımları ve yerel yönetimlerin teknik kapasiteleri dikkate alınarak yeniden irdelenmesi gerektiği söylenebilir. Aksi takdirde göreli olarak uzun sayılabilecek bir koruma deneyiminin süreç tasarımına dönüşememesi ülkemizdeki insanlık mirasının yok olması sürecini hızlandıran unsurlardan birisi haline dönüşebilir.
[1] Y. Şehir Plancısı. Atılım Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yarı Zamanlı Öğretim Üyesi. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü Koruma Planlaması, Kültür Yatırım ve Girişimlerini Teşvik Dairesi Başkanlığı Şube Müdürü
[2] bkz. 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu http://www.kulturvarliklari.gov.tr/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFF3948C44161D1F3EAEF915B45BFBDFBEB (17/06/2009 tarihinde erişilmiştir).
[3] Salt koruma mevzuatının içerisinde değerlendirilen bu sorunlar dışında son yıllarda sıklıkla ifade edilen “planlamada yetki kargaşası” sorunu koruma mevzuatındaki sorunları daha da ağırlaştırmaktadır. Koruma alanlarında neredeyse her kurumun planlama yetkisine sahip olması koruma bütünlüğünün ortadan kalkmasına sebep olmaktadır. Ancak, bu yazı çerçevesinde koruma planlama süreci çerçevesindeki bazı temel kavram, süreç ve sorunlara değinileceğinden bu tür süreç ve sorunlar yazının kapsamı dışında bırakılmıştır.
[4] http://www.kulturvarliklari.gov.tr/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFF03077CA1048A183464FCDB8C1B1E6E40 (17/06/2009 tarihinde erişilmiştir).
[5] http://www.kulturvarliklari.gov.tr/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFF3948C44161D1F3EAEF915B45BFBDFBEB (17/06/2009 tarihinde erişilmiştir).
[6] Koruma amaçlı imar planlarına ilişkin bu gelişkin tanımlama yakın zamanda ülkemizde de tartışılmaya başlanan “yönetim planı” tartışmalarını da hatılatmaktadır. Yönetim planları temel olarak sit alanlarının gelecek kuşaklara nasıl aktarılacağına yanıt arayan eylem ve strateji planları olarak tanımlanabilir.
[7] Katkı payına ilişkin olarak Kültür ve Turizm Bakanlığının 2008 Yılı Sonu Gayri Resmi bilgileri.
[8] Her ne kadar her tür plan uygulamasının duracağı belirtilmişse de, sit alanlarının aynı zamanda özel çevre koruma bölgesi, milli park vs. gibi diğer koruma statülerine sahip olması durumunda yasal istisnalar gündeme gelmektedir. Ancak bu yazı çerçevesinde sit statüsünden başka koruma statüsünün bulunmadığı ideal bir durum ele alınmıştır.
[9] Her ne kadar 1/25 000 ölçekli planlar çevre düzeni planları olarak kabul edilebilirse de, bu planların 1/50 000 ya da 1/100 000 ölçeklerde de yapılabilmekte olması sebebiyle genel olarak bu plan ölçeği ile üst ölçekli planların ifade edilmeye çalışıldığı düşünülebilir.
[10] Yasada “plan uygulamasını durdurur” ifadesi planın bulunmadığı alanlarda uygulamaların devam edebileceğini akla getirse de, plan bulunmayan alanlarda da (belediye sınırları dışı gibi) uygulamanın belirgin mevzuat hükümlerine göre gerçekleştirildiği dikkate alındığında, yapılaşmanın durdurulması ve yapılaşmaya ilişkin kararların yetkili koruma bölge kurullarının uygun görüşüne sunulması gerektiği söylenebilir.
[11] Kültür ve Turizm Bakanlığı ile yapılan görüşmelerde, belirlenen süre yaptırımının koruma amaçlı imar planlarının yapımında önemli bir artış şağlamadığı bilgisine ulaşılmıştır.
[12] Konuya ilişkin olarak yapılan akademik değerlendirmelerde, koruma amaçlı imar planları için mevzuatta tanımlanmış bulunan katılımcı süreç halihazırda ülkemizde yürürlükte bulunan planlama mevzuatı içerisinde yer alan en gelişmiş düzenleme olduğu değerlendirilmektedir.
[13] Koruma amaçlı imar planı yapmaya yetkili idareler en genel tanımıyla imar planlarını yapma ve onama yetkisine sahip olan belediyeler ve il özel idareleridir. Ancak, bir çok kanunla istisnai durumlar yaratılarak merkezi idarenin Kültür ve Turizm Bakanlığı, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, Çevre ve Orman Bakanlığı, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı... gibi bir çok başka kurumuna da koruma amaçlı imar planlarını yapma ve onama yetkisi tanınmıştır
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


